Pamuk İpliği

PAMUK    İPLİĞİ


   - Ben bu adamı bir yerden tanıyorum, dedi görevli memur, yerinden kalkıp ona doğru birkaç adım yaklaştı.
   Memurun kendisini tanıması demek, cezaevi kapılarının , yeniden  ardına kadar açılması demekti. Demir parmaklıklı, ağır demir kapıların  bir daha hiç açılmamacasına  suratına kapanması demekti.  Bu memur, kendisini nerden tanıyor olabilirdi ki?... Renk vermemek en iyisiydi. Memurun sözünü hiç duymamış gibi yaptı.
O da, diğerlerinin yaptığı gibi, “Sağ olun, eksik olmayın, bir daha olmaz, dikkat ederiz efendim”  türünden sözler geveliyordu. İki adım ötesindeki   çıkış kapısı ne kadar da uzaktaydı şimdi. Bir düşteymiş de, adım atmak istiyormuş da atamıyormuş gibi, kolunu kaldırmak istiyormuş da kaldıramıyormuş gibi, bir  adımcık ilerleyemediğini düşünüyordu.  Memur, omzundan tuttu.
 
   O an, Hasan’ın içi  “cız” etti.  “Gittik!” dedi içinden. “Bu iş, buraya kadar. Bir hiç uğruna gittik. O kadar kaçacaksın, göçeceksin… Sonra da kıytırık bir yerde, kıytırık bir şey uğruna… Hani bir başka yerde, bir başka zamanda yakayı ele versen, neyse!...”

   Memurun  ılık nefesi, ekşimsi, sarımsaklı ağız kokusu, Hasan’ın yüzünü yaladı. Yüreği, küt küt atıyordu. Bu adam kendisini nerede, kimlerle görmüştü?

-         Yahu, ben seni bir yerden çıkartacağım ama, hatırlayamıyorum bir türlü, dedi.
   Hasan da anımsamaya çalışıyormuş gibi, hani çocukluk arkadaşıymış filan gibi,  arıyormuş da bulamıyormuş gibi, bir yerlerden tanıyormuş da çıkartamıyormuş gibi havalar  takınıyordu ama dizlerinin de bağı çözüldü çözülecek…

   Çok aranmıştı Hasan.  Üniversite  yıllarında, parlak bir öğrenciydi. Ağırbaşlı, mantıklı biriydi. En küçük bir olayda şimşekler onun üstüne yağardı. Yine de ödün vermezdi düşüncelerinden. Ortalığın toza dumana karıştığı günlerde Hasan, birçok nedenle suçlandı. Tanımadığı insanlarla,  hiç gitmediği yerlerde, güya vatan  aleyhine çalışmalara katılmakla suçlanıyordu. Adı arananlar listesinin en başlarında yer alıyordu. Derdini Marko Paşa’ya bile anlatamayacağın günlerdi. Hak hukuk rafa kaldırılmış, üstüne kocaman kocaman yükler bindirilmişti.  Askeri mahkemeler bir haftada  karar verebilir olmuştu.  “Ben değildim!” diyesiye kadar kim öle kim kala…
Yapabileceği bir tek şey vardı: Gizlenmek, kaçmak… Bu da üniversiteden, bilimden,
geleceğinden kaçmak demekti. Kaçtı Hasan.  İçi kan ağlayarak terk etti üniversiteyi.

   “Acaba, o günlerden kalma bir tanışıklık olmasın bu?” diye geçiriyordu içinden  Hasan.

   Memur:
-Ya arkadaş, ben seni bir yerden tanıyorum ama, nereden olduğunu çıkartamıyorum, dedi.
   
   İçin için kıvranıyordu  Hasan. Bir şeyler söylemek zorunluluğu hissederek:
  

- Valla, dedi, ben de sizi bir yerden tanıyacak gibi oluyorum ama… 
   Memurun eli, Hasan’ın omzundaydı. Gözlerini , gözlerinin içine dikmişti. Hasan,    buram buram  terliyordu, ter sırtından aşağılara doğru kayıyordu.
                                                                                                                               -Nerede okudun? dedi.
“Şimdi ayvayı yedik, herif bizi ta okuldan tanıyor. Kim bilir hangi suç üstümüze atılacak. Hangi çözümlenemeyen olay sayemizde  çözüme kavuşmuş olacak?”

-Liseyi mi? Liseyi İstanbul’ da okudum.
Yalan söylüyordu Hasan. İstanbul’a ömründe bir kez bile gitmemişti; ama ne olur ne olmazdı.
Memur düşündü. Bir eli Hasan’ın omzunda, bir eli  kendi kemerindeydi.  Birçok vatandaş,  bu konuşmanın sonunu merak ettiğinden,  işleri bittiği halde  yarı açık kapıdan çıkıp gitmiyordu. Hasan ise  can atıyordu dışarı çıkmak için.

-         Yok yok, üniversiteyi soruyorum, dedi memur.
“Bu adam beni kesin, arandığım günlerdeki fotoğrafımdan tanıyor.” diye ürperdi Hasan.
-         Ben lise mezunuyum, dedi. Üniversite okumak bize kısmet değilmiş. Ana, baba,
kardeşler,  hepsi bizim elimize  bakarken  gidebilir miydik üniversiteye?...
  
   Memur düşünüyordu. İlla da tanıyacaktı  Hasan’ı.
   Bir şey değil de, “Bir konuda bilgisine baş vurulmak için “ götürülenlerin  birçoğundan  hiç haber alınamıyordu. Geri dönenler ise en erken  altı ay sonra epeyce  eziyet görmüş olarak  ortaya çıkıyordu. Birçoğunun  çoluk çocuğu perişan oluyor, işinden gücünden oluyordu. Hasan yurt dışına kaçmasaydı, şimdi yaşıyor olur muydu kim bilebilir?  Bunca yıldan sonra, üstelik yurda dönmüşken, üstelik bir devlet dairesinde işe bile girmişken her şeye sil baştan  başlamak olur şey miydi yani?
Bu işe girerken, bu devletin savcılığından, “ temiz kağıdı” almamış mıydı? Hakkında  hiçbir kesinleşmiş mahkumiyet kararı bile yoktu.

   Akşamüstü, cadde kalabalık. Acelesi var  Hasan’ın.  İşten çıkmış,  eski arkadaşlarıyla bir yerde buluşacaklar, eski günlerden söz edecekler. Avrupa’da insanlar
trafik kurallarına uyarlar. Hasan  da uyar kurallara. Üst geçitten geçmesi gerekiyordu.
Acelesi var ya!..  Arabaların arasına daldı. Koşar adım karşıya geçti. Birden kendini bir koşuşturmanın, kovalamacanın içinde buldu. Gösteri varmış. Göstericiler kaçıyor, polisler kovalıyormuş. Polis kuşatmasının içinde kalmıştı  Hasan.Kalabalıkla birlikte polis otosuna bindirilip karakola getirilmişti. Hasan’ın ve şu anda dışarıya çıkacak olanların olayla ilgisi olmadığı belirlenmişti.

-         Gidebilirsiniz! demişlerdi.
   Gideceklerken, polis memurlarından biri Hasan’a:
-         Ben seni bir yerden tanıyorum, diyordu.
Hasan ise bu yersiz tanışıklığa  çok bozuluyordu doğrusu.
-         Sen, dedi memur, nerelisin?
-         İzmirliyim, dedi Hasan.
Babasının memur olması nedeniyle  doğum yeri İzmir’di Hasan’ın. Ama çocukluğu, gençliği değişik değişik yerlerde  geçmişti. İzmir’i hiç de anımsamazdı.

   Memur yine tutturamamıştı.
-         Seni bir yerden tanıyacak gibi oluyorum ama çıkartamıyorum. Yüzün bana hiç yabancı değil.
-  Olabilir, dedi Hasan, belki de otobüs durağında filan görüyorsunuzdur, kim bilir? Belki benim çalıştığım yerde bir işiniz olmuştur…  Artık gidebilir miyim? 
 
-         Yok  yok, dedi memur, öylesi değil,  daha eski, belki öğrencilik yıllarından…
“Eyvah! Şimdi hatırladı adam. Kim bilir hangi faili meçhul üstümüze kalacak?  Neredeydin, niye kaçtın, niye aranırken gelip bir ifade bile vermedin?... Madem suçun yoktu, niye kaçtın Avrupa’ya?...” Hasan’da renk menk kalmadı. “ Her şeye
katlan, yıllarca  kaç göç,  şimdi bir hiç yüzünden suçlan, ayıkla ayıklayabilirsen bu pirincin taşını.”

   Memur, elini Hasan’ın omzundan çekti. Oldukça  içten bir tavırla:
-         Belki de seni birine benzettim, dedi. Belindeki kemerini düzeltti. Bir zamanlar,çok beğendiğim, saygı duyduğum  bir genç vardı.
-Komşumuzdu. Ama konuşmazdık hiç. Aynı sokakta otururduk. Üniversitede okurdu. Sonra birden kayboldu ortalıktan. Nasıl efendi biriydi bilsen. Herkes severdi, sayardı. Benzettim galiba…
Hasan rahat bir  nefes aldı. Alnından, ensesinden ılık ılık akan teri hissediyordu.
  - Belki, dedi, benzetmiş olabilirsiniz…
Karakolun yarı açık kapısından sessizce çıktılar.


                                                                         YAŞASIN İHTİLAL'den bir öykü

Yorumlar