Musullu Hasan (Öykü)

MUSULLU HASAN

Akşam saat ona geliyor. Otobüs durağındayım. Dolmuşlar dakikada bir geçiyor ama belediye otobüsü yirmi dakikadır gelmedi. Durakta iki kişi daha var. İkisi de buraların yabancısı. Biri Almanya’da yaşıyormuş ailesiyle birlikte. Gezmek için gelmiş. Kazan’a gidecekmiş buradan. Özel halk otobüsü onun işine yarar. Binip gidiyor bir sürü teşekkür ederek. Öbür gençle bekliyoruz.
“Otobüs ne zaman gelir?”
Ben de bilmiyorum ki ne zaman gelir? Her zaman bu duraktan otobüse binen biri değilim. Bekliyoruz işte. Otobüs durağının yanındaki monitörde on beş dakika sonra bilmem kaç numaralı otobüsün bu durağa ulaşacağı yazıyor. Umarım doğrudur.
“Siz de mi yabancısınız?”
Yok yabancı değilim de bu çevrede oturmuyorum. Buralara sık gelmiyorum. Aslında otuz yıldır bu şehirde yaşıyorum.
“Ankara’yı hiç sevmedim!” diyor genç.
Günlük tıraşını olmuş, eli yüzü düzgün, pırıl pırıl simsiyah gözleri hüzünlü.
“Ne zamandır buradasın? Öğrenci misin?”
Öğrenci değilmiş. İki yıla yakın olmuş buraya geleli. Şu ilerdeki lokantada aşçı yardımcısıymış. Ankara’nın kalabalığını mı sevmemiş  acep?
“Buraya gelmeden önce Alanya’da çalıştım,” diyor.
Alanya gibi yerden sonra kim olsa Ankara’ya ısınamaz. Alanya’nın denizi, kumu, cıvıl cıvıl tatilcileri, doğası dururken Ankara’nın gürültüsü, koşturmacası, trafiği katlanılır şey mi?
“Aslen nerelisin?”
Irak Türkmenlerindenmiş. Musul’dan gelmiş.  Oldum bittim deniz kıyısı insanı. Bir süre Konya’da kalmışlar. Hele Konya’yı hiç sevememiş. Yoksul insanların gösteriş peşinde olmalarına anlam verememiş. Ucuz arabalarla hava atıyorlarmış birbirlerine. Yok yere gürültü patırtı yapıyorlarmış. Şimdi Saimekadın mahallesinde oturuyorlarmış.

“Musul kan ağlıyor,” diyerek yarasına tuz ekiyorum.
Musul’da akrabaları kalmış. Bunlar çıkmış ama akrabaları çıkamamış. Yedi kardeş, bir de anneleriyle şimdi buradalarmış. İki kişi çalışıyorlarmış. Diğer kardeşler okula gidiyorlarmış. Türk okuluna değil, Irak okuluna gidiyorlarmış. Kendisi ortaokul üçü bitirmiş. Burada liseye devam etmemiş. Etse boşa gidecekmiş. Irak’ta denk sayılmıyormuş buradan alınan diploma. Babaları Irak’ta üniversitede öğretmenken trafik kazasında ölmüş. Trafik kazası demişler ama inanma. Aslında bir cinayete kurban gitmiş. Siyasi bir cinayet…  Adam bir derneğin yönetim kurulu üyesiymiş. Dernek ciddi ciddi memleket sevdası içinde halkın iyiliği için çabalayan bir dernek… Ondan geriye kalan bir emekli maaşı ile tüm aile Irak’ta gayet iyi geçinmekteyken bu IŞİD Musul’a gelmiş.
“Savaş bitince burada kalmayı düşünmüyor musunuz?”
Savaş bitince derhal gideceklermiş Irak’a. Orada yaşamak daha kolaymış. Hem daha ucuz. Oradaki evleri, arabaları, eşyaları onları bekliyormuş.
“Eviniz, arabanız, eşyalarınız bıraktığınız gibi duruyor mudur?”
Oradaki akrabalarıyla haberleşiyorlarmış. Evlerine IŞİD yerlermiş. Az kaldı, gitmeleri yakınmış. Eşyanın hiçbir önemi yokmuş, yenisini alırlarmış. Babasının aziz anısı için orada olmak bir görevmiş.
“Bu savaştan sonra Musul kimin elinde kalacak? Kimin dediği olacak?”
Amerika’nın dediği olurmuş. Türkiye isterse orayı hemen alabilirmiş. Almalıymış da. Türkiye orada kendini göstermezse oradaki Türkmenlerin hali çok zormuş.

Otobüs geliyor nihayet. Birlikte biniyoruz Hasan’la. Yan yana oturuyoruz.

İşyerinden, patronundan, iş arkadaşlarından memnun. Sigortasını yatırıyorlarmış. Bin yedi yüz lira maaş alıyormuş. İş olmazsa erkenden eve gitmelerine izin veriyorlarmış. Günde sekiz saat çalışıyormuş. Yandaki dükkanda Özbekistanlı biri varmış. Onun durumu hiç de iyi değilmiş. Yabancı olduğu için ona kötü davranıyorlar, az parayla çalıştırıyorlarmış.
“Oturduğunuz apartmanda komşularla aranız nasıl?”
En çok bu konuda sıkıntı yaşıyorlarmış. Kendileri apartmanda herkese selam veriyorlarmış, ama çoğu bunların selamını almıyormuş. Görmezden geliyorlarmış.  Yalnızca bir yaşlı teyze bunların evine gelip gidiyormuş. Anneleri de o yaşlı teyzenin evine gelip gidiyormuş. Yaşlı teyzenin çocukları çalışmadan gün geçiriyorlarmış. Musullu Hasan’ın aklı almıyor bu tembelliği. Koca koca delikanlıların boş boş oturmaları nasıl bir şeymiş? Hasan’ın annesinin evlerine gidip gelmesini de istemiyorlarmış. Kendi annelerini de eleştiriyorlarmış yabancılara yüz verdikleri için.
Kimse bunların işine karışmıyormuş. Bunlar da kimsenin işine karışacak durumda değillermiş zaten. Yalnızlık, yok sayılmak, adam yerine koyulmamak ne kötü…  Var gibi yok gibi…
“Ankara’yı hiç sevmedim,” diyor,  Kızılay’da otobüsten inerken.
İyi akşamlar diliyor bana. Ben de ona iyi akşamlar diliyorum.
 Kalabalığa karışıyor. Karanlıkta kayboluyor Musullu Hasan.


                         
Bu öykü Tmolos Edebiyat'ın 62. sayısında (Mayıs 2017) yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sesli Kitaplar

Beş Yalan

Pamuk İpliği