MADIMAK HÂLÂ YANIYOR
                                                                                                          Sadık Güvenç

   Her yıl 2 Temmuz’da, gittikçe çoğalan bir katılımla insanlar Sivas Madımak Oteli’nin önünde ve başka yerlerde toplanıp  o kara günü lanetliyorlar.  Ellerindeki döviz ve pankartları gözlerinin içine sokuyorlar muktedirlerin: “Madımak hâlâ yanıyor, zamanaşımı kararınız bizim baştan beri bildiğimiz, sizin de çok iyi tanıdığınız provokatörleri “temiz” e çıkartmaya yetmeyecek.” diyorlar.
   Ne zaman sönecek 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak’ta başlatılan bu yangın? Gerçek suçlular, ucu nereye varırsa varsın, kime dokunursa dokunsun  yakalanıp yargılandığında sönecek. Zamanaşımı kandırmacasının arkasına saklananların açığa çıkarıldığı gün sönecek. Madımak Utanç Müzesi yapıldığı gün sönecek. Orada  o gün öldürülen canların temsil ettiği görüşlerden özür dilendiği gün bu yangın sönecek.
   Pir Sultan’dan Madımak’a, Roboski’ye, Reyhanlı’ya  asan da, yakan da, bomba patlatan da, aklayan  da bir bir biliniyor. Bildiğimizi de biliyorlar; yine de bildiklerini okuyorlar. Sonra kalkıp dalga geçercesine açıklamalar yapıyorlar:
    “Fevkalade hassas bir konu. devlet güçleriyle halk karşı karşıya getirilmemelidir. Olay münferittir, ağır tahrik var, bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş, güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır. Ortada halkla halkın çatışması yok, halkla güvenlik kuvvetlerinin çatışması yok, bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı var."
diyor zamanın cumhurbaşkanı Süleyman Demirel (Otel şeriatçı kuşatma altındayken).
   Bu “devlet güçleri”yle “halk” sözünden herkesi istediğini anlıyor. Otelde “devlet güçleri”ni bekleyenler halk değil miydi kardeşim? Ellerinden telefonu düşürmeyen, saatlerce Ankara’yı, valiliği arayan “imdaaaaaaaaat!” diye bağıran halk değil miydi? Devlet güçleri  yangın başlamadan önce bu kalabalığı istese dağıtamaz mıydı? Bu olayların yaşanması gerekiyordu birileri için ve yaşandı. Devlet güçleri de orada kendilerine söyleneni yaptılar. Her zaman böyle olmuyor mu? Bizler yanıp yakıldığımızda ortaya çok hassas konular çıkmış oluyor. Nedense bu tür olaylar da hep “münferit” oluyor. Münferit dedikleri buysa, kitlesel olan ortaya çıktığında vay halimize!
   “Bir başka olay ise şuydu: Yine yangına yaklaştığımız saatlerdi. Komiser Mehmet, ‘Saldırganlar, lobiye, merdivenlere kadar koşup geliyorlar, burada otelde panik var, içeriye kuvvet gönderin’ diye çağırıda bulununca, yanımıza dışarıdan üç tane kasklı, çevik kuvvete mensup polis geldi. Kim olduğumuzu, ne yapmakta olduğumuzu sordular. Cevap verdik onlara, geldikleri için sevindik. Hemen arkalarından da bir yüzbaşı rütbeli subay geldi. O da bize, burada ne yapmakta olduğumuzu, kaç kişi olduğumuzu sordu, saldırıların en yoğun olduğu bir anda, o üç polisi de alarak götürdü. Böylece oteli temizlediler. Yanabilirdi.” (1) 
   “Sivas’ta bazı üzücü olaylar olmuştur. Devlet oradadır. (…) Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimiyle zarar gelmemiştir.” diyor zamanın başbakanı Tansu Çiller.
   O kadar üzüldüler ki halkı kışkırtanları meclise vekil olarak soktular. O kadar üzüldüler ki halkı kışkırtanları yıllarca yakalamadılar. O kadar üzüldüler ki davanın zaman aşımına uğraması için  kol kanat oldular zanlılara.
     Vatandaşlarımız  zarar görmedi. “Ötekiler”  zarar gördü. Yangına müdahale için gelen İtfaiye aracının  hortumunu kesen vatandaşlarımıza zarar gelmesin diye azami gayret gösterilmiş, daha ne bekliyorsunuz? Otelin içinde yangında kalanlar mı? Bırakın canım, ne işleri vardı Sivas’ta?  Müslüman mahallesinde salyangoz satmasalardı onlar da… Gitmeselerdi…  Ağır tahrik eylediler…
   “Müslüman Kamuoyuna” diye başlayan ve halkı  Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri için bulunan aydınlara karşı kışkırtan, saldırıdan iki gün önce cami çıkışlarında ve sokaklarda Aziz Nesin'in hedef gösterildiği ve neredeyse bir savaş çağrısına benzeyen bildiriler dağıtılır (2). Bu bildiriye rağmen zamanın içişleri bakanı Mehmet Gazioğlu’nun  “Yangın, önceden planlanmış bir olay değil, topluluk psikolojisi ile ortaya çıkmıştır.”  şeklindeki açıklamasına ne demeli?  “Bu bildirinin  yerel gazetelere Sivas Emniyet Müdürlüğü’nün 23 85 37 nolu faksından geçildiği meclis araştırma komisyonu raporunda yer aldı.” (3)
   “Fikir özgürlüğüne bizden daha saygılı bir zümre görmüyorum. Ama fikir özgürlüğünün, halkımızın mukaddes değerleri için kullanılmasına hiçbir şekilde kayıtsız kalamayız.”  Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz
   Kardeşim, fikir özgürlüğü de bir yere kadar. Fikir özgürlüğü dediysek öyle her fikrin açıklanması değil  demek istediğimiz. Çıkın penguenlerin nasıl yuva yaptıklarını, nasıl bir aile kurduklarını anlatın. Ya da ne bileyim ben, denizin dibindeki bitkilerden, canlılardan çarpıcı örneklerle yavrularımızı eğitin. Karışan var mı buna?  Ama ezber bozmaya da kalkmayın. Alevîlik dediğiniz şey nedir ki?  Yok kültürmüş, yok gelecek kaygısıymış, Pir Sultan’mış, ezenler, ezilenler varmış… Bakın üç tarafı denizlerle çevrili bu güzel memleketimizde ve de birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde size mi kalmış laiklikti, insan haklarıydı?... Tekerimize çomak sokmayın. Ezber bozanlara kayıtsız kalacağımızı sananlar işte böyle boylarının ölçüsünü alırlar…
   Otuz yedi yurttaşımızın Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülmesi olayı, Alevî-Sünnî çatışması, laik-anti laik çatışması gibi  sunulmaya çalışılsa da zaman, bu olayın devlet eliyle tezgahlandığını gün ışığına çıkartmıştır.
   Yok “tahrik vardı,” yok “halk galeyana geldi,” yutturmacalarına da kimse inanmıyor.  Günümüz Türkiye’sinde halkların farklılıklarına bir zenginlik gözüyle bakamayan zihniyetler var oldukça daha nice  “tahrik ve galeyan” yaşayacağız. 
   6-7 Eylül 1955’te yaşanan  olayların, 1 Mayıs 1977’nin,  Çorum’un, Maraş’ın, 12 Eylül Darbesinin, Gazi’nin, Madımak’ın, Roboski’nin, Reyhanlı katliamlarının açtığı  derin yaralar ve travmalar halen sürmektedir. Unutturmamak gerek. Yaşanan olayların hesabı yasalar önünde sorulmadığı sürece, olayların  çıkmasında  “tahrik” eden resmî yetkililer cezalarını çekmedikçe, olayların ortaya çıkmasında en küçük payı olanlar  vatandaşlardan özür dilemedikçe “galeyana gelenler” daha çok olacaktır. 
    2 Temmuzlarda  tüm renkliliğimizle, farklılıklarımızla sokaklara çıkmaya devam edeceğiz. Sivas’ta yaşanan katliamı unutmadığımızı haykıracağız.  Unuttukça daha çok Madımaklar yaşayacağımızı biliyoruz.
.          ---------------------------
1. Ali Yıldırım, Ateşte Semaha Duranlar, (s.162-163)
2. Ali  Yıldırım, Ateşte Semaha Duranlar . (s. 60)
3.Sivas katliamından önce, 1 Temmuz 1993 akşamı belediyenin de desteğiyle evlere dağıtılan bildiri:
Bismillâhirrahmânirrahim
Peygamber, mü’minlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da mü’minlerin analarıdır.” (Ahzâb:6)
Mü’minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resûlü (S.A.V.)’ne ve O’nun temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kâbe’ye) ve kitab’ı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve mü’minlerin izzet ve namuslarına saldırılmaktadır.
Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kâfirler, dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar. Bunun başını ise satılmış, mürted Salman Rüşdi köpeği çekmektedir.
Bu şeytanî oyunlara karşı, izzetli ve duyarlı Müslümanlar yiğitçe mücadele ortaya koyarak, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir. Bu iğrenç oyunların bir uzantısı olarak ülkemizde de; AYDINLIK gazetesi denilen bir paçavrada, mel’un Rüşdi’nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz Nesin, aynı şekilde, Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür’etinde bulunmuştur. Bu olay, dünyanın değişik yerlerinde kâfir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve ikiyüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır. “Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar’ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir .
Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:
İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.
Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.
Gün, Allah (C.C.)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)’e, O’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulması günüdür.
‘İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ (Nisa:76)
Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır.

                                                       ( Ali Yıldırım, Ateşte Semaha Duranlar, s.60-61-62)

Bu yazı Yeni Dönem Dergisi'nin Temmuz 2016 sayısında yayımlandı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sesli Kitaplar

Beş Yalan

Pamuk İpliği