ALÇAĞIN TEKİ
Sadık
Güvenç
Kaç
gündür zangır zangır titriyor kızcağız. Bir yandan da ateşler
içinde yanıyor. Kara gözlerinin feri sönük. Arada bir göz kapaklarını aralıyor,
nerede olduğunu anımsamaya çalışıyor. Çadır mı burası? Yağmur dinmiş mi? Babası
nerede? Annesi? Kendiliğinden kapanıyor gözleri.
Acilin
kapısının önünde bekleyen baba, sorgu dolu gözlerle her çıkan görevliden medet
umuyor. Nasıl sormalı? Ne demeli? Ne söylerlerse söylesinler anlayamayacak
zaten. Yüz hatlarından, gözlerinden anlayacak kızının sağlık durumunu. Kimseye
bir şey söyleyemese de kafasının içi o kadar dolu ki acilin kapısında bekleyen
adamın. İçeride can çekiştiren kızıyla konuşuyor .
“İyileşeceksin
kızım, iyileşeceksin yavrum… Anneni, kardeşlerini yollarda kaptırdık kara
topraklara, bir tek sen kaldın bana eski günlerimizden kala kala. Gitme sakın,
gitme ne olur! Koyma babanı buralarda bir başına… İyileş, ayağa kalk, evimize gidelim. Beni
yapayalnız bırakma…”
Kapı
açılıyor, yeşil gömlekli genç bir doktor çıkıyor dışarıya, ağzında maskesiyle.
Koşup dikiliyor karşısına genç doktorun. Doktor duruyor:
“Buyurun!”
“Kızım
nasıl doktor?”
Doktor
karşısındaki adamın ne dediğini anlayamıyor.’ Nece konuşuyorsun be adam?’ der
gibi bakıyor.
“Ne
dediğinizi anlamıyorum beyefendi, bir yakınınız mı var içeride?”
Kızın
babası, doktorun ne söylediğini anlamıyor. Kendi diliyle soruyor:
“Kızım,
kızım nasıl doktor?”
Doktor
gidiyor.
Adam
ne diyeceğini, nereye koşacağını bilmiyor. Kapıyı açıp içeriye girmeye
yelteniyor. Durduruyorlar kendisini. İçerideki hastalara
saygılı olunması gerektiğini bilmeyecek ne var? Uysal uysal bekliyor. Ne olur
şunlardan biri halinden anlasa da gözünün nuru kızcağızından bir haber verse…
Kendisi
gibi bekleyen onlarca insan var. Herkes bir şeyler konuşuyor. Yalnız o
konuşamıyor. Yalnız o soramıyor…
Çöküyor
duvarın dibine. Halden, dilden anlayacak birileri çıkıp gelmez mi yanına? “Bizi
buralara düşürenlere lanet gelsin,” diyor kendi kendine. Sonra kızıyor birden.
“Lanet okuma, lanet okuma, ne gelirse Allah’tan…” Tövbe çekiyor. Başından
geçenleri düşündükçe kime kızacağını, neye kızacağını şaşırıyor iyice.
Evini
barkını terk edip de buralara gelmeselerdi yollarda kalır mıydı karısı,
çocukları? Kim onların evine ateş düşürdü? Nerden çıktı bu savaş? Bir kesim
ekmek, bir yudum su her yerde herkese bulunmaz mıydı? Niçin karışıyorlardı herkesin gökyüzüne? Tepelerine gece gündüz yağan bombalardan,
kılıçlardan, kurşunlardan kaçmışlardı işte herkesle birlikte. “Bir ay,
bilemedin iki ay sürer bu kaç kovala işleri. Bir aydan iki aydan ne olacak?
Sonra biter bu kargaşalık günleri, döner geliriz evimize.” Böyle diyorlardı
yollara çıkmaya ikna etmek için. Ateş altında kalmaktansa çoluk çocuk
döküldüler yollara. Kolay mı öyle günlerce yürümek? Nereye
gidiyorsa herkes, sen de oraya gideceksin. Ne yapıyorlarsa aynısını yapacaksın.
Her geçen gün yorgunluk, yılgınlık artıyor. Peşine düşen eşkıya mı asker mi
belli değil. Evinden uzaklaştıkça bencilliği artıyor herkesin. Komşuluk, akrabalık bir yere kadar. Bir süre
sonra gemisini yürüten kaptan. Kimse kimseye suyunu vermez oluyor. Çocuklar
hastalanıyor. Yaşlılar hastalanıyor. Yiyecek tükeniyor. Dizinde derman olan yürümeye devam ediyor.
Dermanı kesilense yığılıveriyor kuytu bir yere. Sınır kapıları ne de uzakta… Sürekli kötü
haber yayılıyor. Yol kıyısındaki sular zehirlenesiymiş. Üzerimize
gaz bombaları yağdıracaklarmış. Bizim hükümetimiz istemiyormuş bizim buralardan
gitmemizi. Yok eşkıya gelip bizi kesecekmiş. Köylerimizi,
şehirlerimizi çoktan işgal etmişler. Geriye dönemezmişiz…
“Fatma Faris’in yakını var mı?”
“Fatma”
mı dedi biri? Gerisini duymuyor bile. Fırlıyor yerinden. Kızının adını söyleyen
görevlinin karşısında esas duruşa geçiyor. Kendi dilinde konuşuyor:
“Ben
babasıyım Fatime’nin. Söyle kurbanın olayım, nasıl Fatime’m? İyi mi? İyileşecek mi? Ölmeyecek değil mi?”
Doktor,
anlıyor karşısındaki adamın telaşını, dilinden anlamasa da. Koluna giriyor
onun, dilini anlamadığını bile bile o da kendi dilinden konuşuyor:
“Sakin
ol, sakin ol. Gel bakalım bizi anlaştıracak birini bulalım.”
Hasta
kızının yanına götürüyor adamı. Kızın kolunda serum
bağlı. On bir yaşındaki Fatime şimdi daha da küçük görünüyor gözüne, hastalık
nasıl da eritip akıttı yavrucağı. Uyuyor. Doktor, işaretle bir şeyler anlatıyor babaya. Baba, doktorun gözlerinden
anlıyor ki Fatime’si iyileşecek. Parmaklarının ucuyla dokunuyor uyuyan kızının
alnına. Elleri titriyor, gözlerine yaş hücum ediyor. Kızının gözüne gelen saç tellerini itekliyor.
“Şükürler
olsun ya Rabbim, sana şükürler olsun!”
“Gel
benimle,” diyor doktor. Kızın babasını bir yerlere sürüklüyor.
Adam
uslu uslu takip ediyor doktoru. İçinde bir ferahlık var. Hastabakıcılardan biri Arapça biliyormuş. Doktor onu buluyor.
“Ehlen ve sehlen…”
Kızının
zatürre olduğunu, atlatacağını, birkaç gün burada bakılacağını öğreniyor.
Adamın mutluluğuna diyecek yok. Önce doktoru kucaklıyor. Onun elini öpmek
istiyor. Doktor adamın sırtını okşuyor, elini kurtarıyor.
Hastabakıcı,
Suriyeli babaya, ne zaman isterse kendisini bulmasını söylüyor. Hasta kızı
görmeye birlikte gidiyorlar.
“Hiç
korkma, artık Fatime bana emanet,”diyor.
Fatime iki gün sonra iyice kendine geliyor. Acilden
servise alıyorlar. Artık kolunda serum yok. Sayıklamaları da geçip gitti.
Hastabakıcı ağabey iki saatte bir babasından selam getiriyor.
Akşamın
ilerleyen saatleri. Fatime’nin babası kızının iyi olduğu haberini bir kaz
daha aldıktan sonra sığınmacılar çadırlarının olduğu yere doğru yöneldi.
Hastabakıcı, insanlık adına görevini yapmanın gururuyla işinin başına döndü. Bu
gece nöbetçiydi. Fatime’yi bir kez daha kontrol etmek için yukarı çıktı.
Kızcağız tuvalete çıkmış. Bu da ardından gitti. Kadınlar tuvaletinde Fatime’den başka kimse yoktu. Hastabakıcı, kapıyı
kapattı. Kızın ağzını eliyle kapattı. Hastalıktan iyice bitkin düşmüş kız
neye uğradığını bilemedi. Çırpındı, tepindi. Ağzından leş gibi sarımsak kokusu fışkıran
adam üstüne abandı. Korkudan ödü kopuyordu. Hastabakıcı,
tepinen kıza şiddetli bir tokat attı. Kız anında pelte gibi yığıldı. Hareketsiz kaldı.
Ertesi
gün, Suriyeli baba hastabakıcıyı yerinde bulamadı. O iyi doktoru da bulamadı.
Zaten ne adını biliyordu ne de odasını. Tesadüfen karşına çıkarsa
çıkacaktı. O da olmadı. Fatime’nin yanına çıkmak için ziyaret saatini beklemek
zorunda kaldı.
Fatime’si baygın yatıyordu. Yüzü mosmor, boynu boğazı kızarıklık içinde.
“Kızım,
kızım ne oldu sana böyle?”
Fatime hafif kıpırdadı. Kara gözleri bir an açılıp
kapandı. İçini çekti.
“Ne
oldu sana, ne yaptılar yavrum sana?”
Diğer
hastalar suskundu. Yaşlı bir hasta kadın ağlıyordu. Suriyeli baba başlarına
gelen felaketi anlamış olacak ki olduğu yere çöktü. Uğundukça uğundu.
Yorumlar
Yorum Gönder